Üzerinde yaşamakta olduğumuz, tatlı ve acı günler geçirdiğimiz dünyamıza ve içindekilere, bir daha buluşmamak üzere veda edeceğimizi unutmayalım!
Her doğan yeni gün ile birlikte hepimize yeni bir dünya kurulur. Her şey bizim için yeniden yapılır... Güneş ışıklarıyla, kuşlar sesleriyle, çiçekler tebessümleriyle bu hazırlığa katılır. Böylece, imtihan için dünyaya gönderilen insanın eline 24 saat denilen bir fırsat verilir. Ve zaman sahifesinde hayatımız yazılmaya başlanır...
Alışkanlıklar, dikkatleri öylesine köreltir ki, olup bitenin çok kimse farkına bile varmaz. Bütün gün, güneşin altında dolaştığı halde, ondan habersiz yaşayanların sayısı yine de az değildir.
Gelin biz aynı duruma düşmeyelim. Belki bu son fasıl, bu son fırsattır. Ömrün, bir akşamını daha geride bırakmak üzere olduğumuzu unutmayalım.
Ölümü, kendi başımıza gelmeden önce, başkalarına ait bir şey zannetmekten vazgeçelim. Ne kadar gördüysek hep biz cenaze taşımışız, kabre koymuşuz.
Hep böyle olacak sanıyoruz... Üzerinde yaşamakta olduğumuz, tatlı ve acı günler geçirdiğimiz dünyamıza ve içindekilere, bir daha buluşmamak üzere veda edeceğiz.
Hepimiz burada misafiriz, buradan başka yerlere gideceğiz. Misafir olan beraberinde götüremeyeceği şeylere gönül vermez.
İstesek de istemesek de bir gün mutlaka öleceğiz. Bu, bütün varlıklar için
mukadderdir. Ölümle ne kadar güreşsek hep o galip gelir.
Ayaklarımızın altındaki toprak bir gün boyumuzu aşacaktır. Öyle bir günle
karşılaşacağız ki, gecesini göremeyeceğiz, öyle bir gecemiz olacak ki, gündüzü olmayacaktır.
Ne kadar güzel giyinirsek giyinelim, son elbisemiz kefendir. Ne kadar konforlu evlerde, villalarda, köşklerde oturursak oturalım son taşınacağımız ev kabir olacaktır.
Ölüm kimseye acımaz, kimseden korkmaz, serveti ne kadar çok olursa olsun önem vermez, rüşvet almaz. Zamanı gelince insanın işini bitirir, canını alır.
Bugüne kadar hiç kimse, ölümden ne kendisini ne de başkasını kurtarabilmiştir. Cihana hükmedenler bile Azrail aleyhisselam karşısında boyun bükmüş ve ruhunu teslim etmek zorunda kalmışlardır.
Yeryüzünde binlerce din vardır, bunlara inanan milyonlarca insan var, dinsizler de mevcuttur. Ayrı ayrı şeylere inanırlar. Fakat bunların ortak inandıkları bir şey vardır ki, o da ölümdür!.. Ölümü hiç kimse inkâr etmez, edemez de. O halde hazır olmalıyız.
Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: "Akıllı insan ölümü en çok düşünen ve ölümden sonraki hayat için hazırlık yapandır."
İnsanoğlu rahat edebilsin diye dünyadaki evinin bütün eksikliklerini tamamlar,
daha sonra taşınır. Elektriği yanmıyorsa, suları akmıyorsa, kapısı penceresi muhkem değilse sıkıntı çeker...
Kabre girmeden önce orasını da mamur hale getirmeliyiz. Dünyadaki evimizden daha çok orada kalacağız.
Dünya evinde huzur bulamadıysak değişme imkânımız vardır, başka bir eve taşınabiliriz. Fakat kabrimizi değişme şansımız yoktur.
"Ben bu kabirde rahat edemedim, beni başka bir kabirde yatırın" diye yalvarsak, bize kim kulak verir?
Kabrimizin içi güzel olmalıdır. Dışının mamur olmasının bize bir menfaati olmaz...
Dünya hayatı çok kısadır. Sonu ölüm olan bir hayat, kısa olsa ne olur, uzun olsa ne olur!..
Gemiye binmenin şartı
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Sahipsiz olmak felakettir. Çünkü âhirette de bir rehbere ihtiyaç vardır. Bu geçici dünyada bile, birine sormadan, levhalara bakmadan bir yerden bir yere gidemiyoruz. Âhirette hiç mümkün değildir. İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi büyük zatların Ehl-i sünnet gemisine binenler çok şanslıdır. Bulunduğu kat, yaptığı hizmet önemli değildir. İster kaptan, ister temizlikçi olsun. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri, (Gemi salimen karaya ulaşınca, kaptan yalnız kendisini değil, herkesi sahile çıkarır) buyuruyor.
Bu gemi, büyük bir gemidir, binen kurtulur. Geminin büyüklüğü, cüssesinden değil, kaptanından belli olur.
(Geminin kaptanı Nuh aleyhisselam ise, o gemi selamettedir) buyurmuşlardır. Âlimler, peygamberlerin vârisidir. Büyüklerin kullandığı gemiye binen kurtulur. Fakat bu gemiye binmenin ağır bir şartı vardır. O şart, ihlâstır. İhlâsı olan bu gemiye biner, ihlâsı biten de iner. Yani gemiden düşen bilsin ki, ihlâsı bitmiştir. İhlâsı azaldıkça, güvertenin kenarına doğru gider. Sonra, Allah korusun bir fırtına, bir dalga olunca, yani en ufak bir imtihan veya sıkıntıda bu gemiden düşer gider.
İhlâslı olmak sigortamızdır, güvencemizdir, gücümüz, kuvvetimiz, birlik ve beraberliğimizdir. İhlâssız olmak felakete gitmenin alametidir. İhlâs azalır, azalır, bittiğinde de, kişi kendisini deryanın ortasında bulur.
Ondan sonra, köpek balıklarına yem olur. Yani, kötü arkadaşlara ve kendi nefsine mağlup olur.
İhlâsın ilk şartı, din kardeşini kendinden daha fazla sevmektir. Din kardeşine olan saygısı, muhabbeti, itaati, bağlılığı, kendisine olan muhabbetten daha fazla değilse, büyüklere olan muhabbeti de noksandır. En büyük tehlike, en büyük
felaket, (Ben büyükleri seviyorum, ama bu talebesini sevmiyorum)
demektir. Böyle söyleyenin, büyüklere olan sevgisi yalandır. Çünkü hocasını seven, hocasının sevdiğini sever, sevmediğini sevmez. Büyükler, bütün talebelerini severler. O hâlde, herkes birbirini sevmek zorundadır. Sevmeyen, güvertenin kenarına doğru yol alıyor demektir.
Allah korusun, o hâlâ kendini gemide zanneder, ama işi bitmiştir. Ölünce anlar, ama iş işten geçmiş olur.
Sorularınız için : mustafaruzgar22@hotmail.com
Bu Habere Henüz Yorum Yapılmadı. İlk Sen Ol